Zedi – Yakacaklar

Zedi – Yakacaklar Şarkı Sözleri

Yaşayacak neyim kaldı
Derdinden dert mi kaldı?
Kasvetine hasret kaldım
Anlamadım kara bahtım

Yakamadım, yıkamadım ya
Gülemedim, gidemedim ya
Böyle bir kadersizliğe
Baş kaldırmaz mıyım ben?

Yakacaklar, yıkacaklar
Acımadan kıyacaklar
Sonra bir gün gidecekler
Beni bana kıracaklar

Sana sırlar anlattım
Sana yollar atlattım
Beni mi görmez oldun yâr?

Kulaklar duymazsa
Gözler görmez
Aklını başına al yâr

Sonra birden düşersin
Beşersin, şaşarsın
Aklını ararsın yâr

Giderler, yakarlar
Kırarlar, vururlar
Aklını başına al yâr

Yakacaklar, yıkacaklar
Acımadan kıyacaklar
Sonra bir gün gidecekler
Beni bana kıracaklar

Zedi – Yakacaklar Şarkı Sözleri

Bu şarkı sözleri, umutsuzlukla isyan arasında sıkışmış bir ruh hâlini güçlü imgelerle yansıtıyor. Daha ilk soruda geçen “yaşayacak neyim kaldı” ifadesi, tükenmişliğin en çıplak hâlini ortaya koyuyor. Ancak hemen ardından gelen sorgulamalar, bu tükenmişliğin sessiz bir kabulleniş olmadığını gösteriyor. Bu nedenle anlatıcı, kaderini sorgularken aynı zamanda ona karşı durma isteğini de dile getiriyor.

Bununla birlikte kasvet ve hasret kelimelerinin birlikte kullanılması, karanlık bir yalnızlık duygusu yaratıyor. Anlatıcı, bahtını anlayamadığını söylerken, elinden geleni yapmış olmanın verdiği yorgunluğu da hissettiriyor. Yakmamak, yıkamamak, gülememek ve gidememek; hepsi birer çıkmazın parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bu noktada başkaldırı kaçınılmaz hâle geliyor.

Öte yandan “yakacaklar, yıkacaklar” tekrarları, dış dünyadan gelen tehdit hissini güçlendiriyor. Anlatıcı, zarar verenlerin bir gün gidip gideceğini bilse de, geride kalacak kırılmanın kendisiyle baş başa kalacağını seziyor. Bu durum, içsel yıkımı daha da derinleştiriyor.

Ayrıca sevilen kişiye anlatılan sırlar ve aşılan yollar, verilen emeğin büyüklüğünü ortaya koyuyor. Buna rağmen görülmemek ve duyulmamak, en ağır kırılma noktası olarak öne çıkıyor. Bu yüzden “aklını başına al” uyarısı, bir sitemden çok son bir çağrı gibi duruyor. Sonuç olarak şarkı, insanın hem kadere hem de sevdiğine karşı verdiği sert ama çaresiz bir hesaplaşmayı anlatıyor. Geç kalınmış fark edişlerle dolu bu anlatı, isyanın ve uyarının iç içe geçtiği güçlü bir kapanış sunuyor.